Sünnete Yahudi-Feminist Bir Bakış

Miriam Pollack
Yahudi kadınları konuşuyor
s. 171-185, Canopy Press 1995

Sünnet Musevilik’teki cinsiyet eşitsizliğinin merkezinde yer alır. Bir Yahudi erkeği için, kritik bir kimlik işaretidir. İster dini açıdan bakılsın, ister laik açıdan, her zaman sünnet önemli bir geçiş töreni sayılır. Bir Yahudi kadını için de bu başlangıta böyledir. Ama bebeğin erkek olduğunu anladığı zaman, en derinlerinden gelen bir içgüdü, kadının uyuşukluğunu delerek kulağına “Lütfen, bir kız olsun” diye fısıldar…

İkinci olarak amacım, Yahudi kadınlarını eski otoritelerini yeniden ortaya koymaya , ve neyin kutsal olup olmadığına karar vermeye davet etmektir
Ben de dahil olmak üzere pek çok erkek çocuk annesi bu ikilemle karşılamıştır. Yalnızca sünnete itiraz etmeye utanmıyor, ama aynı zamanda bu konudaki duygularımızı kabul etmekten ve ifade etmekten de çekiniyoruz. Onları ciddiye almaya cesaret edemiyoruz. Bunu yapmanın, kültürümüzün yüzlerce yıldır kutsal diye adlandırdıklarına karşı çıkmak demek olduğunu biliyoruz. Bunu yapmanın Yahudi kimliği ve hatta bize ima edildiği şekliyle Yahudi varlığı ile tehlikeli şekilde oynamak olduğunu biliyoruz. Böyle yapmak, ebeveynler, kayınlar ve hatta eş ile olasılıkla yıkıcı bir karşılaşma riskini içerir. Bunu yapmak yasak olan erkek alanına adım atmaktır. Ve bunu yapmak, dişi ana-bilgeliğini, ataerkil kutsallık anlayışından daha üstün bir güç ve otorite olarak ileri sürmek anlamına gelir. Bedel çok yüksektir. Kendimize deriz ki,

“Eğer erkek çocuklarımızın sünnet edilmesine izin vermezsek onlar kendi insanları tarafından dışlanacaklar. Onların Yahudi kimliğini feda etmiş olacağız.”

Teslim oluruz. Ben oldum. Bütün bu nedenler yüzünden teslim oldum, bebeklerimin çığlıkları kemiklerime kazındı ve hala zihnimi kurcalıyor.

Bu bölümü yazmaktaki amacım iki yönlü. İlk olarak, ve bu çok önemli, erkek bebeklerimizin sünnet edilmelerine izin vererek, onları ne gibi fiziki, fizyolojik, ve ruhsal etkiler altında bıraktığımızı yoklamak. Çocuklarımız üzerinde verdiğimiz kararlarda eğer tam bir sorumluluk üstlenecek isek, tarihi boyutları da gözönüne alarak bu sorulara da dikkatlice bakmalıyız. İkinci olarak amacım, Yahudi kadınları, neyin kutsal olup neyin olmadığı konusundaki eski otoritelerini yeniden ortaya koymaya davet etmek.

Sünnet hakkında bir bakış açısı edinebilmek için öncelikle coğrafi şekline bakmak yararlı olur. Dünya nüfusunun %88’i, ki buna Avrupa, eski SSCB, Çin ve Japonya dahil, hiçbir zaman sünnet uygulamasında bulunmadı. Geleneksel olarak sünnet yalnızca kabile kültürü ve dinsel gelenekler çerçevesinde uygulanmıştır. Yahudiler, Müslümanlar, pek çok siyah Afrikalı, beyaz-olmayan Avustralyalı ve diğerleri için bu böyledir. İstisna, rutin sünnetin yaygın bir kabul gördüğü ABD’dir.

Bu ülkede sünnetin durumu pek çok değişkenin biraraya gelmesi sonucu oluşmuştur. Bunlardan biri yalnızca vitamin, hijyen ve perhiz avukatlığını değil ama aynı zamanda potansiyel olarak sorunlu vücut parçalarının alınmasını da içeren, “önleyici” tıbbın ortaya çıkmasıydı. (örneğin bademcikler, adenoidler, göğüsler, vs.) Üstderi de (sünnet derisi), savaştaki (Amerikalı erkekler için I. Dünya Savaşı) erkeklerin yaşadıkları aşırı uçtaki deneyimler neticesinde, potansiyel sorunlu bir bölge olarak değerlendirildi. Duş alma veya elbise değiştirme imkanlarının en az olduğu ıslak hendekler ve nemli cangıllar, üstderi hijyenini yerine getirmek için en uygun ortamlar değildi hiç kuşkusuz. Çok geçmeden ordu da, üstderinin sağlık gerekçesi ile alınmasını isteyenler sesler arasına otoritesini ekleyecekti.

Yahudi Dünyası Viktorya zihniyetinden bağışık değildi
Sünnet hakkındaki tıbbi ve askeri görüş açıları, tıp literatürüne özellikle Dr. P. C. Remondino’nun 1892’de yayımlanan Geçmişten Günümüze Sünnetin Tarihi: Ahlaki ve Tıbbi Nedenler adlı kitabı ile sızan 19. yüzyıl Viktorya zihniyetinden çok etkilendi. Remondino, sünnetin, özellikle çok yaygın olan ve deliliğe kadar pek çok hastalığa sebep olan mastürbasyonun kökünün kazınması için gerekli olduğunu söyledi. Bu görüş açısı bilimdışı ve sapıkça yönleriyle eleştirilmek yerine, ABD ve İngiltere’de neredeyse 70 yıl boyunca tartışmasız olarak doğru kabul edildi. Kitap 1974 ‘de yeniden basıldı, ve hatta İnsan Cinselliğinin Tıbbi Yönleri(1974) adlı kitabın yazarı tarafından “yerinde ve dikkatlice düşünülmüş” diye değinildi.(Valentine, 1974) Sonunda 1940’larda bu görüş açısına meydan okuyan yazılar belirmeye başladı. O günden bu yana yeni doğanlarda sünnet oranı İngiltere’de %1’e kadar geriledi, ABD’de ise oranın %59 olduğu sanılıyor. (Wallerstein, 1985)

Yahudi dünyası da Viktorya zihniyetinden bağışık değildi. Ortaçağdaki ve o dönemdeki ortodoks Yahudi metinlerinde sünnetin hijyen yararlarından söz edilmese de, 1911 yılında Dr. Joseph Preuss, İncil-Talmud Tıbbı adlı çalışmasında rutin sünnetin sağlık yararları içerdiğini ileri sürdü. Bu “gerçeği” ortaya çıkarmasındaki tek kaynak ise Dr. P. C. Remondino olarak gözüküyordu (s 544). Bugün halen bazı laik Yahudiler ve köktendinci Hıristiyanlar sünneti Tanrı tarafından bahşedilmiş sağlık işlemi olarak meşrulaştırırlar, oysa ki geleneksel olarak Musevilik sünneti ruhsal bir tören olarak değerlendirmiştir.

Ne var ki, sünnetin sözde hijyenik yönü halen milyonlarca laik Yahudiyi ve diğer dinden insanları, bebeklerini bıçak altına yatırmaya ikna ediyor, hem de Amerikan Pediatri Akademisi’nin “sünnetin yenidoğanlar için herhangi tıbbi bir yararı yoktur” açıklamasına(1975) rağmen. Bunu Amerikan Jinekologlar ve Doğum Uzmanları Birliği’nin 1978’deki benzer açıklaması takip etti. Sünnet lehindeki diğer umutsuz argümanlar ise, penis ve rahim kanserinin önlenmesi, idrar yolları enfeksiyonunun önlenmesi … vs. şeklinde sıralanmaktadır. Şimdi bunları inceleyelim.

Yazının bu bölümünde sünnetin sözde tıbbi yararları ile ilgili iddialar çürütülmektedir. Bu konulara sitenin diğer yerlerinde değinildiğinden, kısaltılarak verilmiştir

Normal penisin yapısı ve işlevi hakkındaki cehalet salgın boyutlarındadır.

Sünnet için öne sürülen tıbbi nedenler geçerli olsaydı, o zaman tıbben ve teknolojik olarak gelişmiş diğer Avrupa toplumlarında ve Japonya’da da bu uygulamanın geçerlilik kazandığını görürdük, ya da eğer öyle değilse, o zaman bu toplumlarda üstderiden kaynaklanan çok sayıda sorun görürdük. Oysa gerçek bunların ikisinin de olmadığıdır.

Yazının bu bölümünde normal penisten ve üstderinin işlevlerinden sözedilmektedir. Bu bölüm tekrarı önlemek amacıyla çıkarılmıştır

Şekil ve işlev değiştirildiğinde, zihin ve ruh da değişir.

Şekil ve işlev değiştirildiğinde, zihin ve ruh da bundan tabii ki etkilenir. Bunu anlamak için bir bebeğin sünnet sırasında, ya da buna hazırlanırken yaşadıklarını düşünmek bile yeterlidir.

Anneler, bu terör karşısında yüzleri solmuş, bebeklerinin yürek paralayan çığlıklarını dinlerken kendilerine her zaman aşırı tepki gösterdikleri söylenmiştir. Annenin içgüdüsel olarak yaşadığı terör önemsizmiş gibi gösterilir ve bebeğinin travması gözardı edilir. Çok az ağlayan bebekler ise doğumdan önce anneye verilen ilaçlarla uyutulmuş olanlardır ki bu ilaçların da vücuttan atılması, T. Beryy Brazelton’a göre en azından bir haftayı bulur.

Yakın zaman öncesine kadar tıp camiası bebeklerin acıya duyarlı olduğunu inkar ediyordu. Son on yıl öncesine kadar bebekler üzerindeki beyin ve kalp ameliyatları bile sakinleştiriciler olmadan yapılıyordu. (Lawson, 1990) Dr. Ronald L. Poland’a göre, ABD’de bebek ve çocukların anestezi olmadan ameliyat edilmesi “nadir” bir uygulama değildir.(Woods 1987) Ne var ki, bilim sonunda annelerın binlerce yıldan beridir çok iyi bildikleri bir şeyi kabul etmek zorunda kalmıştır: bebekler acı duyarlar. Harvard Tıp Fakültesi’nden Dr. Anand ve Dr. Hickey, yenidoğan sünnetlerini izledikten sonra Acı, İnsan fetusu ve Yenidoğanda Etkileri başlığı altında şunu yazmışlardır:

Yenidoğanlarda acıya karşı gösterilen tepkiler yapılan çok sayıda çalışma ile kanıtlanmış olup, bunların hormonal, metabolik ve kalp-solunum sistemindeki etkileri gösterilmiş ve bu etkilerin yetişkinlerindeki benzerlerinden çok daha şiddetli olduğu anlaşılmıştır. Yenidoğanlardaki diğer tepkiler, acıya karşı duygusal ve davranışsal tepkilerin bütün olduğunu ve bunların daha sonraki davranış kalıplarını da etkileyecek şekilde hafızada çok uzun süreler korunduğunu göstermektedir. (Anand &Hickey, 1987).

Beyindeki, acı ve zevk merkezleri birbirine çok yakın yeraldığından, yenidoğan beynini şiddetli travma ile karşı karşıya bırakmanın önemli fizyolojik değişikliklere yol açtığı kanıtlanmıştır.(Prescott, 1989) Bunun gelişen yetişkin kişiliğinde acı ve zevkin birbiri ile karıştırılmasına yolaçtığı, ya da zevk duygusuna karşı açıklanamaz bir endişe yarattığı henüz ölçülmemiş, ancak çok ciddi olarak yanıt bekleyen sorulardır.

Güven daha sonraki bütün gelişmelerin temelinde yatar ve tamamen anneye odaklıdır.

Sünnetin fizyolojik sonuçları çok derin olabilir. Erik Erikson psikolojik gelişmenin en temel ve en kritik sürecinin güven olduğunu göstermiştir. (erikson, 1950). Erikson güvenin daha sonraki bütün gelişmelerin temelinde yatan anneye odaklı bir duygu olduğunu belirtmiştir. New York’ta bir psikiyatr olan ve bir çeşit regresif psikoterapi yönteminin mucidi olan Dr. Rima Laibow, bebeğin yaşamına başladığı andan itibaren annesinin kendisi için bütün evren anlamına geldiğini, deneyimlediği tüm acı ve zevk duygularının anneden geldiğini düşündüğünü söyler. Anne herşeyi kontrol eder. Dr. Laibow şöyle der:

Bir bebek travmatik olayların görüntülerini hafızasında tutmaz. Çok şiddetli, dayanılmaz bir acı ile karşılaştığında anneyi hem bu acıya katılan, hem de ona sebep veren olarak kavramsallaştırır. Anne anestezisiz bir operasyona izin verdiğinde (örneğin sünnete), çocuğun zihninde annenin imajı, onun zarar görmesine ve acı çekmesine izin veren biri olarak yerleşir. Bunun anne-çocuk bağına verdiği zarar tartışmaya yer bırakmayacak derecede açıktır. (Laibow, 1991).

Dr. Laibow, bu tür bir travmanın, “anne ile çocuk arasındaki güven gelişimine karşı muazzam bir engel oluşturduğuna” ve eğer iyileşme olacaksa, olgunlaşan çocuk tarafından tanınması gerektiğini belirtir. Dr. Laibow’a göre, eğer sünnetler devam edecekse, bu ancak anestezi eşliğinde olablir. (Laibow 1991)

Olası psikolojik sonuçları nedeniyle sünnete karşı yapılan açıklamalardan en büyüğü 1976 yılında Dr. Benjamin Spock’tan gelmiştir:

Ben penisin kendi haline bırakılması taraftarıyım. Pediatristler rutin sünnetin gereksiz olduğu veya biraz tehlikeli olduğu fikirleri arasında gidip geliyorlar. Ben operasyondan dolayı duygusal zarar tehlikesi olduğunu da düşünüyorum. Anne babalar sünnet için ikna edici nedenler istemeye devam etmeliler, ve benim bildiğim kadarı ile gösterilebilecek öyle bir neden yok.(Wallerstein, 1980)

Yahudi erkekleri tarafından Yahudi kadınlarına karşı geliştirilen kastrasyon endişesi sünnet travması ile bağlantılı olabilir. Bu aynı zamanda erkek-kadın ilişkilerimizde yaygın olan samimiyet ve sorumluluk alma korkusunu da açıklayıcı olabilir. Ortaya çıkanlar oldukça ciddi sonuçlar, durup düşünmemizi gerektirecek kadar ciddi….

Eğer sünnet tıp düzleminde aklanamıyorsa, o zaman bizim geleneğimizdeki yerini anlamak için daha derinlere gitmeliyiz. Sünneti Yahudilerin icat etmediğini bilmek belki bizim için biraz rahatlatıcı olabilir. Sünnet M.Ö. yaklaşık 3. binlerde ya da belki daha da önceleri ortaya çıkan, ve Nil vadisine savaşçı-göçebe kabileler tarafından getirilen Musevilik-öncesi bir olgudur. (De Meo, 1989).

Tarihsel olarak bu dönem, temel cinsiyet ve güç varsayımlarını da sarsan büyük bir yıkım dönemiydi. Neolitik tarım döneminin üç bin yıllık barışçı, ve gelişmiş uygarlıkları, Kurgan ve göçebe saldırılarının etkisi altında parçalara ayrılıyordu. Sünnet işte bu tarihsel geçiş döneminde ortaya çıkmıştır.

Sünnet, ilk olarak İncil’de Yaratılış 17:9-14’de geçer. Burada Tanrı İbrahim’e sünnetin kendisiyle arasındaki anlaşmanın bir delili olduğunu söyler. Ve anlaşmaya göre bu delil nesiller boyunca İbrahim’in soyundan gelecekler arasında taşınacaktır. Geleneksel olarak Yahudi erkeklerini diğer Yahudilere, atalarına, hatta erkek Tanrı’ya bağlayan, işte bu sünnet geleneğidir.

“akide” yalnız dinsel olarak değil, büyük boyuttaki tarihi değişimlere bir pencere açması açısından da önemli bir metindir.

Sara ve İbrahim arasındaki cinsiyet ve güçle ilgili gerilim, Hacer ve İsmail arasındaki çatışmalarda ve “akide”de, yani İsak’ın bağlanmasında kendini gösterir. Akide denilen bu dramada, İbrahim ve Sara arasındaki otorite yarışı çözüme bağlanır. Kişilikler arasındaki bir çatışmadan çok, gelenekler arasındaki ciddi çatışmadır bu. Bence “akide” yalnız dinsel olarak değil, büyük boyuttaki tarihi değişimlere bir pencere açması açısından da önemli bir metindir.

Yaratılış 22 ve 23’te pek çok kurban olayı vardır. Hiçbiri tam olarak gerçekleşmez, değişime uğrarlar. Yalnızca bir kişi ruhen ve bedenen yok olur. Bu İsak değildir. Sara’dır. Çocuğun bağlanması ve öldürülmesinin tasarlandığı bölümde hiç sesi duyulmayan Sara, ancak kitabın bir sonraki bölümünde, okuyucuya öldüğünün haber verilmesi amacıyla hatırlanır. Akide, Yahudi teolojisi için merkezi bir rol oynadığı halde, Sara’nın kurban edilmesinden neredeyse hiç sözedilmez. Ne olmuştur?

İbrahim Tanrı tarafından İsak’ı kendine kurban etmesi için çağrılır. Sara’ya danışılmaz. İbranice’de Sara’nın dışlanması daha da açıktır : Va-yomer kah-nah et bin-hah et yehid-hah asher – ahavtah et yitzhak (Yaratılış 22:2) Türkçe’de “sen” kelimesi hem erkek hem de kadınlar için kullanılırken, İbranice’de iki ayrı “sen” vardır, ve bu da Tanrı’nın Sara’ya değil, yalnızca İbrahim’e seslendiğinin açık bir delilidir.

Tanrı’nın buyruğu ve İbrahim’in buna uyması ile, Sara’nın bir anne ve halkının yöneticisi olarak pozisyonu yerlebir edilmiş olur. Bu felaket ile tamamen güçten düşürülmüştür. Bu bağlamda ölümü mantığa uygundur. Yeni sözleşmeden önce, annenin itaat altına alınması gelir. İbrahim sınavı geçmiştir. Yalnızca Tanrı’nın buyruğunu yerine getirmekle değil, annenin otoritesini kırarak da üzerine düşeni yapmıştır. Artık bir ulusun tek atası olmak için hazırdır. Erkekliği, erkek Tanrı’sına bağlılığı, karısı üzerindeki egemenliği, tereddütlü de olsa çocuğuna karşı gösterdiği şiddeti ile sınanmış, ve tohumu ile bir ulusun babası olmaya hak kazanmıştır.

Bu bize, kendini çocuklarına adayan anne-babaların sevgi
adına onlara neler yapabileceklerini anlatır
Yüzlerce yıl sonra Hıristiyanlık bunu bir basamak daha ileriye götürür: Tanrı Oğlunu o kadar sever ki, yalnızca kurban edilmesini istemekle kalmaz, bunu gerçekleştirir de. İsa için, İsak’ın aksine herhangi bir kurban sunağı söz konusu da değildir. Bu bize, kendini çocuklarına adayan ana-babaların sevgi adına onlara neler yapabileceklerini anlatır. Bunun temeli akide ile atılmıştır.

Tarihsel ve dinsel kimliğimizin temelinde yatan bu hikayenin yalnızca inançla ilgili olmadığını söylüyorum. Bu hikaye aynı zamanda, güç ve otoritenin kadından erkeğe kayması, ve bunun erkeğin şiddet tehdidi ile desteklenmesi ile ilgilidir. Akide, işte bu paradigma değişiminin mükemmel bir anlatımıdır.

Ne var ki, bu hikaye ile gösterildiği gibi ataerkillik Yahudi toplumunda kurulmuş olsa bile, anasoyluluğun ortadan kalkması bir anda olmamıştır. Sara’nın halkının anası olarak rolü sarsılmış olsa bile, Tevrat daha sonra kutsal Maçpela mağarasına gömülmesine izin verilenlerin yalnızca Sara’nın soyundan gelenler olduğunu anlatır. Savina Teubal’ın (1984) anlattığı gibi, “Yahudiler’in atası, yalnızca kadın yöneticilerin soylarından kabul ettikleri kimselerdir. İbrahim’in bütün çocukları (dölü) Yahudi sayılmaz: Yahudiler yalnızca Sara’nın soyundan gelenlerdir. Yahudilerin atası İbrahim’den daha çok Sara’dır.

Halaça‘ya, yani Yahudi kanununa baktığımız zaman, anasoyluluğun izlerini ve toplumumuz üzerine günümüzdeki izdüşümlerini görebiliriz. Geçerli Yahudi kanununa göre, Yahudi kimliğinin kanıtı oldukça açıktır: Yahudi bir anneden doğan Yahudi’dir.

Sünnet, anasoylu kültürle yarışmak amacıyla ortaya çıkmıştır. Mal-mülk mirasının atasoylu yöntemle gerçekleşmesine izin vermiştir. (Teubal, 1984) Akide İsak ve İbrahim’i nasıl erkek Tanrı’ya bağlar ise, sünnet de erkek çocuğu topluluğunun diğer erkeklerine ve erkek Tanrı’ya bağlar.

Bugün uyguladığımız sünnet Yaratılış 17 9-14 ‘teki metinlere dayanır, ama gerçekte İncil’deki atalarımızın uyguladığından farklıdır. Yunan ve Roma etkisinden önceki dönemlerde sünnet, üstderinin glanstan sonraki kısmını kesmekten ibaretti, üstderinin geri kalanı kendi haline bırakılıyordu. Bazı Yahudi erkekler atletik yarışmalarda Yunanlılar gibi çıplak yarışmak istediklerinde, kesilmiş penisleri nedeniyle alay edilmişlerdi. Yunanlılara göre glansı göstermek kabaca bir davranıştı, Tanrı’yı mennun etmek için insanın vücudunu kesmesi ise düşünülemez bir davranıştı. Hadrian sünneti ve bu arada hadım edilmeyi yasakladı. Sünnet bir zulüm simgesi haline geldi. Pek çok Yahudi, Yunan kültürüne asimile olabilmek için ya da daha sonraları Roma baskısından kurtulabilmek için sünnetlerini gizlemek zorunda kaldı.

Yahudilerin sünnetlerini gizlemek için üstderinin geri kalanını çekme, bunu bağlama gibi çeşitli yöntemlere başvurmasını engellemek isteyen rabbiler MÖ 140 yıllarında sünnetle ilgili bazı yeni kurallar getirdiler. Sünnetin Yahudi kanununa uygun olması için radikal bir şekilde yapılması koşulunu getirdiler. Buna Periah deniyordu, ve üstderinin yırtılıp koparılarak tamamen ortadan kaldırılmasını gerektiriyordu. (Kohler, 1 964).

Sünnete meydan okumak, ancak Yahudi kadınları vücutlarını değiştirmeye gerek kalmadan binlerce yıldır varolduklarını ve kimliklerini koruduklarını görmezden gelirlerse, Yahudi kimliğine karşı bir saldırı anlamını taşır.
Yahudiler için çocuklarını asimile olmaktan korumak, onlara baskı uygulayanlara kolay hedef yaparak hayatlarını tehlikeye atmaktan daha önemli görünmüş olmalı. Acaba, hayatları ona bağlı olduğunda, kaç bin Yahudi erkeği ve çocuğu bu testi geçememiş ve ölmüştür? Sözleşmenin gizli amacı acaba bu muydu? Nasıl olursa olsun, sünnet, hayatta kalma terörü ile bağlantılandırıldığı sürece kültürümüzün daha da içlerine işledi. Şimdi sünnete meydan okumak, baskıcıyı taklit etmektir. Bu Yahudi kimliğine doğrudan bir saldırı olarak algılanır. Ne var ki sünnete meydan okumak, ancak kadınlar binlerce yıldır sünnet olmadıkları halde Yahudi kimliklerini koruduklarını unuttukları zaman gerçekten Yahudi kimliğine bir saldırı olma potansiyelini taşır. Açıktır ki, sünnet, İsrail halkının kimliği ve hayatta kalmasından çok daha ince ve güçlü bir takım işlevlere hizmet etmektedir.

İncil’de sünnet bir erkekle diğer bir erkek arasında konuşulur. Ne var ki, sünnet aynı zamanda bir kadın problemidir, çünkü ince, ancak güçlü bir şekilde bir şekilde,Akidedeki gibi, annenin güçsüzleştirilmesi ile ilgilidir. Kadın hiçbir zaman doğumdan sonraki zamanda olduğu gibi kendi annelik içgüdüsü ile başbaşa değildir. Kültürü ona bu erkek bebeğin erkek toplumunun bir parçası olması ve erkek Tanrı ile bağlanması için, erkeklerin onun en hassas erkeklik organını kesmesi gerektiğini söylediği zaman, anne hiç kuşkusuz hayat veren kendi kadın biyolojisi ile çelişki içindedir. Ve eğer bir kadın çocuğunu korumaya yönelik en temel içgüdüsüne güvenmemeli ise neye güvenmelidir?

Anne-çocuk bağının bu şekilde şiddetle kırılması, bu eski erkek-bağlanma töreninin yan sonucu değildir. Değişik kültürlerde varolan ve anne-çocuk bağının bu çok ince ilk saat ve günlerini yoketmeye çalışan çeşitli törenlerle benzerlik içindedir: sıkı kundaklama, ayakları bağlama, soğuk suda erken vaftiz etme, anne ve çocuğun tütsülenmesi, doğumun ilk saatinde kulak delme vs. gibi. Sünnet bu geleneklerin en vahşilerinden biridir. (Odent, 1991).

Çocuğunun doğumu ile annenin yetkisi elinden alındığında, erkek ve kadın arasındaki ilişki de yapay olarak bozulmuş, ve çocuğun erkekliği de başkalaşıma uğramıştır. 18 yıl sonra, genellikle anne onu yeniden terketmeye zorlanır. Bu drama zorunlu askerlik, yani erkekliğe savaşçı ve şiddet içeren geçiş ile olur. Daha geniş bir erkek grubu, bu sefer bıçak ile değil ama, çok daha öldürücü silahlarla çocuğunu istediğinde, anne yeniden protestosunu gizlemek zorundadır.

Ve daha sonra anladım ki, bu analar kızlarını tıpkı bizim erkek çocuklarımızı sevdiğimiz gibi seviyor. Ve onlar da tıpkı bizler gibi çocuklara yapılanın onların iyiliği için olduğunu düşünüyor.


Sünnet aynı zamanda bir kadın olayıdır da. İlgisizmiş gibi görünse bile. Gelin birlikte Afrikalı ve Arap 84 milyon kız çocuğunun sünnet edilişine bakalım (Hosken, 1989).

Hiç şüphe yokki kadın sünneti erkek sünnetine kıyasla çok daha yaralayıcıdır. Ne var ki, bir çocuğun cinsel organlarına bıçak sürülmesini öngören dinsel, kültürel ve toplumsal çerçeve her ikisinde de aynıdır.

Ve biz “sünnet” kelimesini kullanıyoruz. Aslında bu bir örtmecedir. Bizim erkek veya kız çocuklarımız için aslında konuştuğumuz dinen ve kültürel olarak koruma altına alınmış çocuk istismarı ve cinsel yaralamadır. Hiçbir anne babanın çocuğunu bu travmaya bilinçli olarak maruz bıraktığına inanmıyorum. Ne var ki, inkar etme ve rasyonalize etme kapasitemiz sınırsız, ve belki de gerekli, çünkü en çok sevdiğimiz varlıklarda yani mükemmel olan çocuklarımızda açtığımız derin yaranın farkına varmamız sonrasında oluşabilecekler bizim için iyi olmazdı……

Yenidoğanın bu şekilde karşılanması geleneksel Yahudi değerleri ile uyumlu değildir. Musevilik hayata, özellikle insan hayatına sonsuz önem verir.

Pikuah nefes ilkesi Yahudi inanışında merkezidir. Yani bir hayat kurtarma endişesi ile Sabbat bile gözardı edilebilir. Sh’mirat haguf, yani birinin vücudunun korunması, kutsal kitabımız açısından önceliklidir. Dövme, etin kesilmesi ve sakatlama hepsi yasaklanmıştır. Hayvanların acısına karşı duyarlılık olan tsa-ar ba-alei hayim ise hem İncil’de hem de Talmud’da yerini almıştır. Dördüncü emirde, yalnızca insanların değil hayvanların da Sabbat günü dinlendirilmeleri emredilmiştir. Ve Talmud’a göre Sabbat kuralı hayvanların hayatını kurtarmak ya da acısını azaltmak için de bozulabilir.Kashrut kuralları ise hayvanların et yeme amacı ile kesilmesi durumunda duyacakları acıyı azaltma konusunda ayrıntılarla doludur.

Sünnet, yaşamı kutsayan bu güçlü gelenek ile açık ve temelden bir çelişki içindedir.
Ne var ki sünnetin asıl amacı rabbiler için sır değildi…

Sünnet yaşamı kutsayan bu güçlü gelenek ile açık ve temelden bir çelişki içindedir. Sünnetin asıl amacı rabbiler için sır değildi ve en iyi şekilde Rambam’ın, yani İbn Meymun’un sözlerinde ifade ediliyordu:

“Söz konusu sünnet olduğunda, öyle sanıyorum ki amaçlanan, cinsel ilişkiyi azaltmak, cinsel organı zayıflatmak, ve bu şekilde erkeğin mutedil olmasını sağlamaktır. Bazı insanlar sanırlar ki, sünnet, erkeğin yapısındaki bir bozukluğu gidermek içindir – ama buna herkes kolaylıkla cevap verebilir : Nasıl olur da tabiatta yaratıklar dışarıdan düzeltmeyi gerektirecek kadar eksik olabilirler, hele bu özellikle üstderi gibi işlevi açık seçik belli olan bir yapı ise? Bu emir, eksik yaratılışlı bir yapıyı düzeltmek için değil, insanın ahlaki yetersizliklerini tamamlamak içindir. Bu organda açılan yara tam da istendiği gibidir; ne gerekli işlevlere zarar verir, ne de çoğalma yeteneğine. Sünnet, basitçe aşırı isteği dengeler, çünkü sünnetin cinsel heyecanı azalttığına dair şüphe yoktur, organ daha başlangıçtan kan kaybederek ve koruyucu tabakasını kaybederek güçsüz hale gelir. Destanlarımız (Beresh Rabba, c.80) açıkça söyler: Sünnetsiz biri ile ilişkiye giren kadın için ondan ayrılmak zordur. Bu, benim inancıma göre, sünnetle ilgili emir için en iyi nedendir. Ve bu emri ilk uygulayan kimdi? İbrahim, günahtan nasıl korktuğu çok iyi bilinen babamız. Her şeyde altın kuralı takip etmeliyiz; aşkta aşırı olmamalıyız, ama tamamen de bastırmamalıyız, çünkü kanun şöyle emreder: Meyva verin ve çoğalın (Genesis 1:22) Cinsel organ, operasyonla zayıflar ama tamamen de yok olmaz. Doğal fonksiyonu tamamen korunmuştur, ama aşırılığa karşı da korunmuştur”

Sünnet ataerkillik için bir temel niteliğindedir, ancak kutsal olamaz
İşte yine karşımızda, ikiz korkular: kadın ve zevk korkusu. Sünnet ise işte bu korkuları yaratan ve sürdüren zehirdir. Sünnetin amacı ve sonucu budur. Bunu, anne-çocuk bağını doğum sonrasında şiddetle kırarak, bebeğin cinsel organını kesip işaretleyerek, anneyi bebeğine en çok ihtiyaç duyduğu anda yalnız bırakıp güçsüzleştirerek, bebeği erkeğe ve erkek tanrıya bağlayarak, ve masum bebekte uyuyan erkekliği psikoseksüel olarak yaralayarak başarır. Sünnet ataerkillik için temeldir, ancak kutsal değildir.


Son olarak şunu bilmeliyiz ki, bir cinsin cinselliğini, diğerine de zarar vermeden bozmak ya da baskı altına almak mümkün değildir.
Yakın zaman önce tanınan bir rabbi dine yeni girenlere, mükemmel olmayan ama mükemmelleştirilebilecek bir dine girmek üzere olduklarını hatırlatmak zorunda kalıyordu. Bu yorum sünnet çerçevesinde yapılmamış olsa bile, ben bunun Yahudi kadınlar için, Yahudi geleneğinin yeniden şekillendirilmesinde uygun olduğunu düşünüyorum.

Son olarak şunu da bilmeliyiz ki, karşı cinsi etkilemeden bir cinsin cinselliğini bozmak, ya da baskı altına almak mümkün değildir. Sünnete karşı çıkmak erkeklerin görevidir; ama aynı derecede kadınların da görevidir. Bebeklerimiz de bunu biliyor; herşey bizimle başlar.

Referanslar
American academy of pediatrics committee on the fetus and newborn: Standards and recommendations for hospital care of newborn infants, Ed. 5. (1971). Evanston, IL American Academy of Pediatrics.
American College of Obstetricians and Gynecologists. (1983). Guidelines for Perinatal Care, (p. 87). Chicago, IL:
American Academy of Pediatrics.
Anand, K. J. S. & Hickey, P. R. (1987). Pain and its effects in the human neonate and fetus. The New England Journal of Medicine 317(21), 1326.
Bigelow, J. (1992). The joy of uncircumcising, Aptos,CA:Hourglass.
Brazelton, T. B. (1970). Doctor and child, New York: Delacourte Press/Seymour Lawrence.
Cole, L. (1983, August 11), Sex matters: Is circumcision correct for newborn boys? San Francisco Examiner, B-7.
DeMeo, J. (1989, July/August). The geography of genital mutilations. The Truth Seeker, 9-13.
Denniston, G. C. (1989, July/August). First, do no ham! The Truth Seeker, 35-38.
Gimbutas, M. (1 99 1). The civilization of the goddess. San Francisco: Harper.
Grossman, E. & Posner, N. A. (1981). Surgical circumcision of neonates: A history of its development. Obstetrics and

Gynecology, 58, 241-246.
The Holy Scriptures. (1955), Philadelphia: Jewish Publication Society.
Husker, F. P. (1989, July/August). Female genital mutilation: strategies for eradication. The Truth Seeker, 22-30.
Kohler, K. (1964). Circumcision. The Jewish encyclopedia. (p. 93). New York: KTAV.
Laibow, R. (1991, May). Circumcision and its relationship to attachment impairment. Paper presented at the Second International Symposium an Circumcision, San Francisco, CA.
Lawson, J. R. (1990, Oct/Nov/Dec). The politics of newborn pain.. Mothering Magazine, 57, 41-47. Maimonides, M. (1190/1963). The guide of the perplexed (S. Pines, Trans.) (Vol. 2, Part 3, Chapter 49). Chicago &
London: University of Chicago Press.
Odent, M. (1991, April), Colostrum, prepuce & civilization. Paper presented at the Second International Symposium on Circumcision San Francisco, CA.
Prescott, J. W. (1989, July and August). Genital pain vs. genital pleasure Why the one and not the other? The Truth Seeker, 14-21.
Preuss J. (1911/1978). Biblical-Talmudic medicine. (F. Rosner, Trans.). Berlin: Sanhedrin Press. 544.
Remondino, P. C. (1892/1900). History of circumcision from the earliest times to the present: Moral and physical reasons for its performance (pp, 254-255). New York: F.A. Davis.
Ritter, T. (1992). Say no to circumcision! Aptos, CA: Hourglass.
Teubal, S. (1984). Sarah the priestess: The first matriarch of Genesis. Athens, OH. Swallow Press.
Valentine, R.J. (Pseudonym) (1974). Adult circumcision: A personal report. Medical Aspects Human Sexuality 8, 42.
Wallerstein, E. (1980). Circumcision: An American health fallacy. New York: Springer.
Wallerstein, E. (1985, February). Circumcision: The uniquely American enigma. Reprint from paper presented at the

Symposium conducted at the meeting of Advances in Pediatric Urology, Urologic Clinics of North America, 12(l).
Wallerstein, E. (1986). Circumcision: Information, misinformation, disinformation. San Anselmo, CA: NOCIRC.
Wiswell, T.E, & Roscelli, J. D. (1986). Corroborative evidence for the decreased incidence of urinary tract infections in circumcised male infants. Pediatrics, 78 (1).
Woods, M. (1987, September 6). Infants undergo surgery without anesthetic aid, Sunday Herald, Monterey, CA. Section B, pp. 1, 4.